WordPress’ime Google Ads’ları asla bulaştırmayacağım.

Aralık 31, 2007 at 6:01 pm (e-politik) (, , , , , , )

adsense.jpg 

Tüm dünyada sosyal iletişim ve özgür düşüncenin en önemli sesleri haline gelen günlükler (yani bloglar) geliştikçe kapitalist sistem hemen onlara da el attı.

Borsadaki değeri bilmem kaç dolara çıkmış Google, reklamın İngilizcesi sanırım, “advertising” kelimesini büyülü hale getirerek adsense yani reklam senslerini(Türkçesi fikir görüş iletilen öngörü) şimdi günlüklerimize salıyor.

Zavallı bloglar. İçindeki özgün yazılarla, addsenslarinin birbirine girdiği karmaşık hilkat garibelerine dönüşüyorlar.

İnsan kişisel fikir ve üretimlerini nasıl bir başkasının reklamlarina feda eder.

Google evet hizmet veriyor ondan yararlanıyoruz. Ancak baştan bu hizmeti ücretsiz yapma sözü vermedi mi? Neden bizleri reklama zorluyor. 

Reklam diyerek geçilemez milyarlarca dolarlık birikimden bahsediliyor.Bu birikimlerin kimlerin ceplerini doldurduğu belli.

Evet belki insanlığa hizmet eden çeşitli kolaylıklar sağlayan insanlara, bu fikirlerini geliştirmeleri ve daha yararlı yeni açılımlar için onların emeklerine karşı gönüllü (donate) bağış yapılabilir ve bundan kimsenin haberi bile olmaz.

Bu nasıl şeydir? Felsefi bir yazı ile karşılaşmak umuduyla ziyaret ettiğim sitede yazının altında sucuk reklamı, inşaat reklamı.

WordPress’i seviyorum. İyi hizmet veriyor ve beni reklama zorlamıyor. Onu kesinlikle bu reklam kepazeliğine bulaştırmayacağım. Google “adsense” sitemde yer bulamayacak.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

yeni hayat

Aralık 27, 2007 at 8:41 pm (Şiir)

ada3
seni kokladım yeni hayat.
acılar içinde.
aldığın ilk nefeste
beni, sende.
ne önemlisin benim küçüğüm.
yaradanın koynunda.
huzursuzluğunu anlıyorum
kızma bana.
hep içimde olsaydın
hep bana ait, yakmazdı
ciğerini bu hain hava.
ilk nefesinde anladın
böyle pis kokuyor işte dünya.

istanbul 2007

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Türk-İş’de ne değişti?

Aralık 27, 2007 at 8:02 am (e-politik) (, , , , , )

bahar89.jpg
Türk-İş Genel Kurulu 6-10 Aralık tarihlerinde yapıldı. Medyada birkaç satırla anılan ve kamuoyunun hiç önemsemediği kongrede bir önceki yönetimdeki 3 yönetici kaldı, 2 yönetici değişti. Belki de kongrenin medyada yer almasına Başbakanın “bir zamanlar bende İETT’de işçiydim, hükümetimiz işçi dostudur” ve Cumhurbaşkanı’nın “benim babamda sendika temsilcisiydi” şeklindeki konuşmaları sebep oldu. Özelleştirme, taşeronlaştırma, sosyal güvenlik sisteminin yok edilmesi, esnek çalışma, işçi kıyımları, örgütsüzleştirme, sendikal demokrasi gibi “basit ve lüzumsuz” konulara girilmedi… Elbette bu acınacak bir durum.

Partiler üstü politikaların (İ.Denizcier, Ş.Yılmaz), toplumsal uzlaşma projelerinin (H.Tunç) sendikacılık olarak savunulduğu dönemlerde bile Türk-İş Başkanları hükümetlere karşı en azından efelenip, “Ankara’da Türk-İş vardır” diyebilecek kadar kendilerini güçlü hissederken şimdi ne oldu? Aslında olan biten bu kadar basit mi?

Türk-İş kuruluş yıllarından bu yana Konfederasyon politikalarında önemli değişiklikler yaşamadı. Hep siyasal iktidarlarla arasını bozmadan hareket etmek prensibi ağır bastı.
1952’de kurulan Türk-İş 1980 darbesine kadar geçen yıllarda politikası anlamında iki önemli eleştiri ile karşı karşıyaydı.
Sınıf ve kitle sendikacılığını reddederek, partiler üstü politika adı altında sermaye güçlerine karşı uzlaşmacı davrandığı,
ABD kaynaklı AFL-CİO sendikal örgütünün Asya bölümü için kurdurduğu vakfı, AFFLI ile 1971 de yaptığı anlaşma ile örgütsel bağımsızlığını yitirdiği.

Türk-İş 1980 askeri darbesi sonrası, askeri yönetim tarafından kurulan hükümete Genel Sekreteri Sadık Şide’yi Çalışma Bakanı olarak verdiğinde bir dönemde sona ermişti. Bu son attığı adım, bu iki eleştiriyi de doğrular nitelikteydi.
Çünkü 1980 darbesi ABD tarafından derhal meşru ilan edilmiş, sermaye tarafından alkışlarla karşılanmıştı. Tekstil İşverenleri Sendikası Başkanı Halit Narin darbe sonrası “ Bu güne kadar işçiler güldü şimdi sıra bizde” diyecek kadar olayı netleştirmişti. 1980 darbesinden az önce katledilen DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’le birlikte bir dönemde kapatılmıştı.

1989 yılına kadar geçen tam 9 yıl Türk-İş’in sustuğu, politika üretmediği, Özal hükümetlerinin ise en büyük sosyal yıkım, özelleştirme, küreselleşmeyi içselleştirme ve yasal zeminlerini yaratma projelerini bir bir hayata geçirdiği yıllar oldu. Ülke T.Özal’ın söylemiyle “transformasyon” geçiriyor, Türk-İş sadece izliyordu. Neden?

1989 yılında yaşanan işçilerin kendiliğinden geliştirdiği bahar eylemleri, grevler ve bağlı bir çok sendikada yaşanan “yönetim ve zihniyet değişikliği” Türk-İş’de 1980 sonrası ilk kez yeni bir değişim olanağı sunuyordu. Bu rüzgar Türk-İş’i değiştirmede rol alan güçlerce iyi kullanılamadı. Değişim isteyenler uzun vadeli yeni bir yapılanmayı hayata geçirmek yerine, günübirlik sorunlarla boğuşmak politikalarına daha çok önem verdiler.

Daha sonra her partiden müteşekkil hükümetlerin özelleştirme, sosyal güvenlik hakları ve emeklilik haklarına yönelik büyük ölçekli saldırılarda da Türk-İş gerçek bir karşı mücadele anlamında, yine yanıtsız kaldı. Zonguldak grevi sonrası yükselen işçi sınıfı mücadele ivmesi tersine işlemeye başladı. 1999 yılında Türk-İş Genel Kurul’na Sayın Bayram Meral’e karşı Genel Başkan adayı olarak çıkmaya karar veren sevgili Şemsi Denizer’in katledilmesi belki de bir dönemin sonu, yeni bir dönemin ilk habercisiydi.

Son iki dönem incelendiğinde Türk-İş’de yeni ve farklı bir politikaya kayışın ipuçları filizleniyor. Temel işçi meselelerinden kaçmak, sorun ve çözümlere hiç dokunmamak, ama zaman zaman bocalayarak (Avrupa Birliği Karşıtlığı-Sermaye kesimi ile birlikte Avrupa Birliği destekçiliği için gazete ilanı) genel konularda sanki sözü dinlenilen, toplumsal etki yaratan görüntü altında, ahkam kesmek. Daha fazlasını isteyen sermayeye yine göz kırpma politikaları.

Elbette Türkiye’deki yaşanan siyasal ekonomik ve sosyolojik değişim ve uluslararası ilişkilerdeki yeni yaklaşımlar Türk-İş’i es geçemezdi. Çünkü bu geçmiş önemli tarihsel dönüşümlerde de böyle olmuştu. Türk-İş hep uslu çocuk olmuş, dönüşümü, işçi sınıfının yararına olup olmadığına bakmadan, gerçekleştirenlerin konumuma uyum sağlayarak geçiştirmişti.

Türk-İş’in tarihi ile ilgili geriye doğru bir değerlendirme yaptığımızda bugünkü değişimin de ipuçlarını bulabiliriz. Çünkü bu tür değişiklikler hep önemli yeni tarihsel sosyal toplumsal olaylar yaşanmaya başladığında hortlamaktadır. Bu nokta çok önemlidir. Neden?

Birincisi ülkemizin üç önemli komşusundan Irak ABD işgali altındadır. İran ve Suriye ise saldırı tehdidi altındadır. İşgal edilen Irak ülkesi fiilen 3’e bölünmüş, ABD’nin açıkca deklare ettiği BOP’un (Büyük Ortadoğu Projesinin) aktörleri yeniden belirlenmektedir. Yani ülkemizin yanı başında Misak-ı Milli’yi bile temelinden sarsabilecek, büyük alt üst oluşlar yaşanmaktadır.

İkincisi, 11 Eylül sonrası ABD tarafından, eski sosyalist rejimlere karşı bir kalkan olarak kullanılan İslami Yeşil Kuşak stratejisi’nin terk edilmesi esnasında, ne gariptir ki kendisine karşı doğan “siyasal İslam temelli ve silahlı mücadeleyi benimseyen” yeni muhalefetin, “ılımlı İslam” modeli söylemli yeni siyasal iktidarlarca etkisizleştirilmesi için henüz tam kavrayamadığımız bir süreç başlatılmıştır.

ABD’nin Cumhuriyet, laiklik, demokrasi, insan hakları, sosyal devlet, sendikal hak ve özgürlükler vb argümanları düşünmesini ve savunmasını beklemek ne kadar gerçekçidir. Öyle olsaydı bugün özgürlük ve demokrasi getirmek adına işgal altında tutuğu ülkenin Şii bölgesinde çarşaf giymeyen kadınların cezalandırılmasına göz yummazdı. Kadınların otomobil kullanmasının bile yasak olduğu Suudi rejimiyle yıllardır birlikte stratejik ortak olarak yaşamazdı.
Bu nedenle ülkemizin “geleneksel yapılanması” “önemli bir değişim sürecine” sokulmuştur. Öncelikle bunu anlamamız gerekir.

Aslında Türk-İş son kongresi sonrası ileri sürülen Türk-İş’in birilerince ele geçirildiği söylemleri biraz safdilliktir. İsterseniz böyle önemli bir alt üst oluşun yaşandığı 1960-1970 yıllarının Türkiye’sin de basit bir örnek olarak, AAFLI nedir diye bir geçmişe şöyle bir bakalım.

AAFLI, 1968 yılında, ABD’de en üst düzeyde sendikal örgütlenme olan CIA ile adı anılan AFL-CIO’ya (Amerikan İşçi Federasyonu-Sanayi Örgütleri Kongresi) bağlı bir vakıf olarak kurulmuştur. Esas faaliyet alanı, içinde ülkemizin de bulunduğu Asya’daki yeni-sömürge ülkelerdir. Türkiye ile birlikte Hindistan, Endonezya, Güney Kore, Tayland, Malezya önem verdiği ülkelerden bazılarıdır. İlişkide olduğu ülke sayısını sürekli çoğaltmaya çalışmaktadır.

AFL-CİO’nun Asya’daki operasyonları konusunda geniş bir makale yazan Kim Scipes, (Department of Sociology (M/C312) University of Illinois) şöyle diyor.
“AFL-CIO, tarihinin önemli bir bölümünde, dünya çapında gerici bir emek programını savundu. AFL-CIO’nun demokratik biçimde seçilen hükümetleri düşürmek için çalıştığı, ilerici emek hareketlerine karşı diktatörlerle işbirliği yaptığı ve ilerici hükümetlere karşı gerici emek hareketlerini desteklediği de benzer biçimde bilinir. (1) Kısacası, AFL-CIO, doğru biçimde “emek emperyalizmi” olarak tanımlayabileceğimiz bir pratik yürütmüştür. “AFL-CİA” benzetmesi gerçeği yansıtmaktadır ve bir solcu paranoyası değildir.”
Yazının tümü için http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=2445

Bu vakfın gelirleri ise AFL-CIO ve yine CIA denetiminde olan ABD Yardım Teşkilatı (AID) ve emperyalist tekeller tarafından sağlanmaktadır.
AAFLI, bu amaçla 1983-84 arasında yani sadece bir yılda 12 ülkede 78 bin işçinin katıldığı 2238 seminer düzenlemiştir.
ABD’nin AID birimi, 1954 yılında İş ve İşçi Bulma Kurumu ile birlikte Türkiye’de eğitim seminerleri düzenledi. Bülent Ecevit’in Çalışma Bakanlığı döneminde ise AID’nin TÜRK-İŞ’le doğrudan ilişkisi kuruldu. AID, TÜRK-İŞ’e parasal yardımda bulunmaya başladı ve ortak seminerler düzenledi. Bu arada, 1961-1970 döneminde ABD’ye 600 sendikacı ve sendika görevlisi götürüldü.
ABD istihbarat örgütleri 1960’lı yıllarda ABD sendikaları ile daha yakın bir işbirliğine girdi. ABD devlet parasıyla finanse edilen, istihbarat görevlilerinin çalıştığı ve ABD sendikalarının kamufle ettiği enstitüler oluşturuldu. 1968 yılında kurulan AAFLI (Asya Amerika Hür Çalışma Enstitüsü) bunlardan biriydi. AAFLI, 25 Mayıs 1971 tarihinde TÜRK-İŞ ile bir anlaşma imzaladı. Böylece 20 yılı aşkın bir süre, ABD istihbarat görevlileri, Türkiye’de para dağıtarak, önce işçi sınıfı ve sendikacılık hareketi hakkında istihbarat topladılar, ardından bu hareketi yönlendirme çabasına girdiler. 1979 yılında TÜRK-İŞ Eğitim Müdürü Hidayet Altınakar, TÜRK-İŞ yönetimine verdiği raporda bu yönlendirme çabalarından şöyle yakınıyordu
“AAFLI’nin yetki aşma huyu başka örneklerde de bellidir. AAFLI’de TÜRK-İŞ Genel Merkezini aşıp bağlı sendikalarla doğrudan ilişki kurma alışkanlığı başlamıştır. Kendi kendilerine sendikalara gidip program önermişler, hatta bunu bazı sendikalarla pazarlık konusu bile yapmışlardır. Ayrıca, bölge temsilciliklerimize bile doğrudan gidip bir takım öneri ve vaatlerde bulundukları da malumdur…”

“Bölge Temsilciliklerimize eleman temini, AAFLI’nin kendi başına girişeceği iş değildir. Bu konuyu birinci bölge temsilciliğimize AAFLI kendisi götürmüş ve bol vaadler vererek Genel Merkez –Temsilcilik ilişkilerine, hatta başta Genel Sekreter olmak üzere İcra Kurulumuzun yetkilerine müdahale etmiştir. Ayrıca her geçen gün daha fazla merkeziyetçi ve disiplinli olmak ihtiyacını duyduğumuz, hatta bu konuda Bursa’da özel toplantı bile düzenlediğimiz bir dönemde faaliyetlerimizin merkeziyetçilikten uzaklaşmasını önermek AAFLI’nin görevi değildir.

“AAFLI’nin, şimdi Türkiye temsilcileri geldikten sonra, Genel Merkezimizi atlayıp bağlı kuruluşlarla sık sık temas kurdukları dikkati çekmektedir. Hatta, bağlı sendikalarımızın Genel Merkezlerini bile atlayıp doğrudan şubelerle ilişki kurdukları ve “bizde para çok, siz ne isterseniz yaparız’ yöntemiyle yaklaştıkları, böylece de bu parlak vaade kanan şubenin kendi Genel Merkezinden kuşkuya düştüğü de görülmüştür…

“Bir sendikal dayanışma olayı olan TÜRK-İŞ / AAFLI ilişkilerini, ülkemizin son derece hassas politik dengeleri hakkında adeta istihbarat yapan ve üstelik bunu sağlamak için TÜRK-İŞ’i sıkıyönetimden izin almaya görevli kılan bir biçime dönüştürmek hoş karşılanamaz…

“AAFLI son zamanlarda içine kapanmış, adeta bizden uzaklaşmıştır. Bu durumda biz AAFLI’de ne olup bittiğini bilmiyoruz, ama onlar TÜRK-İŞ’te olup bitenleri biliyorlar. Oysa durum tam tersine olmalıdır.”
Kaynak:
http://www.uyurgezer.net/emperyalist-guclerin-ulkemizde-dagittigi-paralar-t30072.html

Türk-İş’in AAFLI ile ilişkileri, 1992 yılında toplanan 16. genel kurulunda alınan bir kararla sona erdirilmiştir. Bilindiği gibi 1989 yılında sosyalist sistem çökmüş, soğuk savaş dönemi bitmişti. Yani bu tür ilişkilerin önemi azalmıştı.

Şimdi başta belirttiğimiz bu tarihsel önemdeki yeni değişimde, yeni aktörlere yeni roller biçilecek mi?

CIA, hele 11 Eylül sonrası saldırganlığını gizlemeyen hatta bunun artık yeni politikaları olduğunu söyleyen , bizatihi ABD devleti yerli yerinde durduğuna göre neden olmasın ki?

Sonuçta Türk-İş’in, Hak-İş’leştirilmesi gibi kamuoyuna yansıyan bu “yönetici değişikliği” nereye gidecektir, bu izlenmelidir.

Ancak bu yönetici değişikliğinde fark edilmeyen ve bence Türk-İş kongresine damgasını vuran belki de en önemli olay son yıllarda ulusalcı, Cumhuriyetçi saflarda yer alarak AKP iktidarına karşı cephede yer alan Türk- Metal sendikası Başkanı sayın Mustafa Özbek’in açıkça AKP operasyonu olarak nitelendirilen Sayın Kumlu’nun listesine destek vermesidir. Sayın Özbek Türki Cumhuriyetler sendikalarını da içine alan Avrasya Metal İşçileri Federasyonunun da başkanıdır. Önemli bir deneyimi ve birikimi olan sendikacıdır.

Başbakanımızın son Bush ziyareti sonrasında, sınır ötesi operasyona ışık yakılması, 1 Mart tezkeresi sonrası bize mesafe koyan ABD ile somut işbirliğinin yeniden başlıyor olması gibi yeni bir dönemin ilk işaretleri..

Özbek Başkanın bu tercihinin, basit bir tercih olmadığını düşünüyorum. Yoksa yeni dönem başladı da biz mi ayakta uyuyoruz…

Kalıcı Bağlantı 1 Yorum

dejavu

Aralık 26, 2007 at 9:15 pm (Şiir)

 dejavu3.jpg

dudaklarım, kıvranırken acıyla.
soluğun, şahdamarımı okşuyurdu boynumda.
kalbinin her çırpıntısı avuçlarımda.
ama, gözlerimiz sevişiyordu yalnızca.
yaşamadığım her an,
kayıp giderken.
yine aldattın beni.
bir fahişe gibi.
yine benliğimin kıvrımlarında
oynadın oyununu.
şuç, benim unutmuşum yılları.
ah dejavu…

istanbul 2007

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

sensiz

Aralık 10, 2007 at 8:29 pm (Şiir)

sensiz.jpg 

herşeyimin yok olduğu
bir zaman.
seni kaybettiğim an.
kaybetmedim,
acımasız terkettiğin.
yalan gibi gelen,
hiç beklemediğim.
işte o an…

sen bunu bilemezsin,
sen bunu hiç düşünmedin,
biliyorum.
ben düşündüm karşılıksız.
hep ben kahrolan…

nedenini bilmiyorum.
kolaymı bu ?
cesaretsiz bir yokoluş
aslında.
benim kabullendiğim.
keşke hayır, hayır
diyebilseydim diyorum.
beni anlayabilirmiydin?
sanmıyorum…

işte geçiyor zaman
işte kayıtsızsın.
bir geri çekilme…
geri adım.
şimdi korktuğun  zaman.
bilsemki,
gönlünü benden çalan.
bu kadar üzerinde düşünülecek olan.
hiç bu kadar olurmuydum bencil,
hiç olurmuydum bu kadar arsız, “o zaman.”

istanbul 2007

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Fotoğraf ve Şiir

Aralık 10, 2007 at 7:02 am (Aklıma Gelenler)

dejavu2.jpg 

Bloğumda izlediğiniz gibi, her bir şiirimi bir fotoğraf ile birleştiyorum. Bence ikisi birbirine yakışan böylesine iki sanat az bulunur. “O” anı anlatma konusu sözkonusu olduğunda, onların eline kimse su dökemez.

Böyle yapıyorum çünkü,i kisindeki anlamı aynı anda duyurabilme, acaba hangisi hangisinden etkilendi diye bir soru oluşturabilme bile benim için başarıdır.

Düşünün birbirinden kilometrelerce uzaklıkta iki insandan biri bir fotoğraf ile anı yakalıyor, diğeri ise şiirle. Ve bu iki an birden anlaşmışcasına, birlikte olup hisleri birleştiriyor ve güçlendiriyorlar. Yukarıdaki fotoğrafa şiir yazılmaz mı? Yada işte “Elvada” şiirimde olduğu gibi, bir taksi penceresinden  “o” bakış başka ne olabilirki? O fotoğrafı çekeni ben hiç tanımıyorum, o da beni. Sanatın insana katkısını düşünebiliyormusunuz?

Atalarımızın ilk evrimleştiği yıllarda karanlık mağaralarda o toprak boyalarla yaptığı inanılmaz resimler, ilkelde olsa bugünkü fotoğraf değilmi? Ya da Sümerlerin kil tabletlere işlediği binlerce dizelik şiirler, destanlar. İşte bir belge gibi elimizde duruyor.Ve bizi buralara taşıyan bu ipuçları, neden insanı insan yapan şeyin sanat olduğunu gösteriyor.

Fotoğraf için dağ taş, sokak sokak gezersiniz. Belki yorucudur ama şiir içinde ne acılar çekilir uykusuz geceler boyunca…İkiside zahmelidir. Çünkü fotoğraf sadece bir resim karesi değildir. Işık, kompozisyon, doku, kadraj, renk, sıcaklık, anlam, perspektif, derinlik, daha neler. O kadar çok zahmet ister, nazlıdır.. Daha üzerine şiir yazabileceğim bir fotoğraf çekemedim biliyormusunuz. Çok üzgünüm bu yüzden.

Şiir ise daha da zahmetli, ama acımasızdır. Duygunu kağıda döktüğün tek bir kelime yada virgül yavan kaldımı tümünü çöpe attırır kendisini, baştan başlarsın. Derinlemesine kaybolmaya yakın olduğun benliğin kıvrımlarında, gider gelirsin. Seninle oynar, onun için acımasızdır.

Elbette bizim bu uğraşlarımıza şiir denmez, bu sanatçılara büyük bir ayıp olur. Sadece amatör denemeler, haz almalar, günübirlik yüzeysel duruşlar, düşünüşler gibi. Bu nedenle hiç korkmadan denemek lazım. Çünkü bunun kimseye zararı yok.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

İlkay Akkaya [Kalp Ağrısı]

Aralık 6, 2007 at 6:00 pm (Şiir)

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın