Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

arta kalan zamanda…

adam2x
Fotoğraf: Mustafa Yağcı “Hiç Kimse” 17 Mayıs 2008 Karaköy

“arta kalan zamanlar nedir derseniz… “hepimize başkalarından, işimizden, nefret ettiklerimizden, ilgisiz kaldıklarımızdan, hatta en büyük aşkla sevdiklerimizden dahi geriye kalan zamanı anlatır.”

“Arya her insanın içindeki ötekinin en egoist dostudur.” Böyle diyor Ertuğrul Özkök aryalarla ilgili hazırladığı müzik cd önsözünde.

Ertuğrul Özkök dünya görüşüne,  ideolojik yaklaşımına kesinlikle katılmadığım bir insan. Özellikle de bizim kuşaklar kendi kuşaklarından solcu bu tür çarkedenlere daha da “duygusal tepki” ile yaklaşırlar. Bu aslında hiçde eksik bir tepki değildir. 68 den bile daha acı deneyimlerle tarumar olmuş bir kuşağın temsilcileri  ödenen bedeller yanında, oluşan bu saf değiştirmelerini hiç hazmedemezler.

Ancak Ertuğrul Özkök’ün bu yaptığı cd de çok şey buldum. Birçok olumlu şey buldum. Ne olursa olsun sol ideoloji derin etkiler bırakır insanda, dönsede… Bu politik ifadelerle belki itiraf edilemez.

Ama Ertuğrul Özkök bu çalışmada yazdıkları ile beni çok etkiledi. Politik olarak itiraf edemediklerini, aryaların o muhteşem vurgularının kanatları altına girerek ve özeleştirilerini kişisel imgelere indirgeyerek çok güzel başarmış.

Burjuvazi sınıf mücadelesinin kendi iç dinamikleri ile geliştiği toplumlarda yıkmaya yeltendiği feodalizme karşı devrimci bir sınıftı. Ve değerleri buna göre ete kemiğe bürünmüştü. Adalet, eşitlik, özgürlük.

Ne yazık ki ülkemizde bu böyle olmadı. Sınıflar savaşında bu temel ilkelerle ete kemiğe bürünmüş ve feodolizme karşı devrim için kendini yakmış bir burjuvazi oluşmadı ve onun demokratik devrimi yaşanmadı. Dolayısıyle Osmanlı dönemi bir sınıflar savaşımı mücadelesi yerine, asker bürokratik jakoben kadroların üstten aşağılara nükseden modernite girişimlerine tanık oldu.

Kaderin cilvesi bu jakobenizme bayrak açan Demokrat Parti zihniyeti ile umutlanan burjuvazi, daha büyük bir hayal kırıklığı ile o kendi asil değerlerinin yanından bile geçmeyen bir gericilikle bir başka yola geçti.  Bu yol aslında karşı çıktıkları jakoben düzenin nimetleri ile ve devlet eliyle kendi gerici sistemlerini oluşturmak oldu.

Ama işte Ertuğrul Özkök’ün o gerçekten ince arya duyarlılığının kültürü bu burjuvazide oluşmadı. Ve ülkemizde kapitalist sistem gelegele Kaşımpaşadan yetişen bir imam hatiplinin sözünün dinlenilir olduğu noktaya geldi.

Ertuğrul Özkök’ün yaptığı bu çözümlemeler ve özeleştirileri, modern burjuva değerlerini elinin tersi ile iten belkide bu ülkede burjuvazinin en önemli temsilcilerinden Vehbi Koç’un yıllar önce “bu ülkede nufüs planlaması gerekir ” sözleriyle alay edercesine 9 çocuklu babaya plaket veren ve onunla aynı sistemi daha bir gaddarca savunan bir başbakanla ne denli uyuşuyor o bilinmez…

Ertuğrul seçimini kapitalist sistemden yana yaptı. Acaba aryalarda gösterdiği bu içsel duygu içtenlik ve özeleştiriyi sistem için neden yapamaz. Bu adamlar, benimde takdir ettiğim burjuvazinin gerçekten engin birikiminin bile içine tükürenleri nasıl içine sindirir.  Öve öve bitiremediği aryaların dokuduğu o burjuva aristokrasi ile alay eden bu görgüsüzleri, hala Avrupa Birliğine girmek adına demokratik olabilecekleri yönündeki hayallerle nasıl savunur.

Tarih sınıflar savaşı tarihidir. Ama sınıflar gerçekten varsa. Adalet eşitlik özgürlük demek bir yana, bu ülkeyi 60 yıldır yöneten ancak gelinen noktada “bu dönmüş” gerçek burjuva aristokratımız Ertuğrul beyin ince arya kültürünü fırsat bulsa ayaklar altına alacak “ABD’nin neoconları ile aynı mecrada, yön tutan İslami muhafazakar orta sınıf görgüsüzlüğü” onu rahatsız etmiyor mu?

En az o cd de ilk arya için yazdıkları gibi “Ölmüş Çoçuklar Şarkısındaki gibi” O hayatını kurtaran şarkının o ince meledosine saygı için. Bu kabalığa nasıl katlanıyor. Bu artık ellerinde kalmış son burjuva değerlerinin ayaklar altına alınmasına nasıl izin veriyor.

Özeleştiri ve hesaplaşmada kişisel günah çıkardığınızda herşey bitti mi ? Kimi kurtardınız kendinizi mi? Tarih size bahşişinizi verecektir.

Erken Hesaplaşma ve Rezonans

Bir kuvvet başka bir kuvvetin varlığı ile birlikte yürüyemiyorsa hesaplaşma kaçınılmazdır. 46,7 ile iktidara gelen kuvvet, ben başka kuvvet tanımıyorum, tek kuvvet benim diyorsa ve karşıda da başka kuvvetler varsa, hesaplaşmanın zamanı çok önemlidir.

RTE hesaplaşmanın kendisi için “en uygun zamanın şimdi” olduğunu beyan ediyor.

RTE önce “kutsal ittifakın içinde ilk hesaplaşmayı gerçekleştirip, kutsal ittifaktan kopup karşı tarafa geçebilecek olanların hesabını görmeye çalışıyor.”

Kuvvetler dengesi içinde kutsal ittifaktan ne anlaşılıyor onu belirtelim, konu daha iyi anlaşılsın. Kutsal ittifak; işbirlikçi sermaye, siyasal İslam ve bölücü Kürtlerden oluşur. Beş yıldır Türkiye’yi yönetenler bunlardır.

Hem siyasi İslam, hem işbirlikçi sermaye, hem de bölücü Kürtlerin dayandığı zemin ABD’dir. Ve onun Irak’taki ordusudur.

Ordunun uzun bastırmaları ve savunma içgüdüsü bölücü Kürtleri bu ittifaktan belirli ölçülerde koparmıştır. Bir çok anlamda siyasal İslam’ı desteklemeye devam ediyorlar ama araları limonidir. Ordunun bu konudaki kararlılığı milli güçleri ordunun arkasına yığmıştır.

Rezonans

İçine girdiğimiz süreç; a) Henüz siyasal nitelik kazanmamış ama yakında kazanacak olan dünya ekonomik buhranı, b) Türkiye’nin kendi içinde yaşanan hem ekonomik hem de siyasal (Cumhuriyet) krizler sürecidir.

Farklı periyot ve dalga boylarında hareket eden bu dünya ve Türkiye krizlerinin dalga boyları birbirini artıracak yönde gelişirse rezonans olur. Rezonans ya yıkım demektir ya da sönüm demektir.

RTE dünya ekonomik krizi ve iç ekonomik kriz gelmeden “erken hesaplaşmaya” gitmek istiyor. Burada büyük bir savaşa girdiğinin farkında olduğunu, (beyaz çarşaf) kefen ile açıklıyor.

İyi siyaset bu belirsizliklerden bir strateji çıkarabilen siyasettir.

Bu gelen büyük krizi (siyasi ve ekonomik) RTE yönetemeyecektir. Çünkü o kadar gücü yoktur ve savaşa girerken ittifakları çoğaltmak yerine daraltmaktadır.

46,7’ye bakmayın kriz ortamlarında sandıklar falan hesaba katılmaz, savaşın acı kuralları geçerlidir. Çünkü gerçek güçler ortaya çıkar.

Türkiye’nin sorunları sistem içimde kalınarak çözülebilecek sorunlar değildir. Üretmeyen, birikimlerini satan, iç siyasi dengeleri oynak, bir ülkenin yalnızca mali politikalar ve borca dayanarak ayakta kalabileceğini var saymak mantıklı değildir.

Şimdi çözümsüzlükler geldi dayattı. M. Kemal’in yolundan çıkanlar, krizlerin yoluna girdiler. Bu sefer ki buhran dünya buhranı ile birleşmek üzeredir.

Planlı bir ekonomi ve devletçi bir çizgiye girmeden gidilecek bir yol yoktur. Piyasaya kendini teslim edenler sonunda çuvalı (türbanı) kafalarına geçirmişlerdir. Piyasa kör bir kuyudur. Her krizde fakirin ekmeğine bir kez daha el konur. Krizler emme basma tulumba gibidir. Fakirden alır zengine verir. Çünkü işsiz kalan fakir olandır.

2008-02-13, bulentesinoglu@gmail.com

Bu başörtülüler ne peki?

tekel41.jpg
Bu wordress top post yazılarında ” Başörtülüler Fahişe” başlıklı bir yazıyı günlerdir okuyorum.
Bence oldukça talihsiz bir yazı. Başörtüsü sorununu bu kadar çarpıtan bir yaklaşımla bu kavgayı yürütmeniz mümkün değil. Sözüm ona parsa topluyorsunuz.
Sizler bu tür abartmalı haberlerinizle kime hizmet ettiğinizin bile farkında değilsiniz. Siz türbanla uğraşırken bu siyasi iktidarının Bakanlarının çocukları “bardakla mısır” işerine girdiler haberiniz yok. Hemde mısırlar ithal ve tohumları genetik kontrol altına alındığından yeniden üretmeniz mümkün değil. Belkide İsrail’den alırsınız…

Sanıyorsunuz ki başörtölü herkes sizin yanınızda ve sizin gibi düşünüyor. Aldanıyorsunuz. Bu ülkede değerler sadece dini değerler değildir.
Bu ülkenin insanlarının sınıfsal değerleri vardır. Horlanan ve emekleri çalınan insanların değerleri vardır ve bugün başörtüsü mesalesinin bayraktarlığını yapan bu AKP iktidarı bütün bu değerleri ayaklar altına almaktadır.

Yukarıdaki fotoğrafa bir bakın başörtülü başörtüsüz kadınlar birlikte yürüyor.Niye karşı derseniz, açık. Tekel fabrikalarının bu hükümetçe özelleştirmesine. Birlikte attıkları slogan ne biliyormusunuz “AKP’nin imamı nasıl sattın vatanı”.
Siz üniversitelerde türban serbest olsun derken bu türbanlı işçiler, işyerleri yabancılara satılarak kapı dışarı edilmek isteniyor.

Üniversitelerde okuma özgürlüğü için tozu dumanı kaldıran AKP hükümeti başı türbanlı Tekel işçilerini İMF emretti diye yıllardır emeklerini akıttıkları fabrikalarından kapı dışarı ediyor.

Ya daha ne zaman uyanacaksınız. Sizlerle bir oyuncak gibi oynayan bu kapitalist-emperyalist sistemin aktörlerine ne zaman siz kimsiniz diyecekseniz?

Ancak siz buna cesaret gösteremezsiniz.Küresel savaş makinesi ABD’nin büyük ortadoğu projesinde dizginlenmiş siyasi iktidarı ne pahasına olursa olsun bir futbol takımını tutar gibi desteklersiniz.
Sonrada yalan söyler takiyye yaparsınız. Bir bilim insanının sümerlerde fahişeler başörtüsü takardı kelimesini alır yalanlarınıza devam eder “başörtülüler fahişe” diyecek kadar yoldan çıkarsınız. İslam bile sizi islah, edememiş biz ne yapalım.

Dünyada küresel bir yeni ekonomik kriz tartışmaları önemli bir gündem oluşturuken, ülkemizde AKP ve MHP’nin ürettiği türban meselesi bu konuda yıllardır siyasi tavır içindeki bazı İslamcıları da cezbetti
Ben bir kaç kez barış ve adalet koordinasyonun da şavaş karşıtı gösterilerde bu “küresel intifada” diye slogan atan İslamcı arkadaşlarla yanyana olmuştum.

Küresel intifada söylemi AKP’nin söylem ve tavırlarıyla hiç bir ilişkisi olmayan bir tutumdur. AKP neden ABD ziyaretleri sonrası ki -Bush’un ondan sonrası başlayan Ortadoğu gezisinin ardından- MHP’yi de yedekleyerek bu türban meselesini ortaya attı. . Bunu iki nedeni var
Yerel seçimler için özellikle MHP Orta Anadolu’da genel seçimlerde aldığı yenilginin şokunu atmak için herşeyi yapma histerisi yaşıyor.

ABD BOP ile ilgili Türkiyenin etkili desteğini almaya çalışıyor. Dün nasıl Afganistan da Osama Bin Ladinle “komunizm karşıtı” bir yeşil kuşak oluşturma amacıyla ittifak ettiyse, şimdi kendisinden kopan islami grupları yola getirmek için Ortadoğu’da yeni bir hamleye girişiyor.
Peki hristiyanlığın en muhazakar “evengalist” hatta birazda hristiyan şeriatçısı kanadından olan İslam düşmanı Bush’un politikaları bu kadar kolay nasıl kabullenilebiliyor?

Bizim islamcılar anti-emperyalist değildir. Çünkü İslam ulus devlete değil, ümmete değer verir. ABD bunu bilmiyor mu.? Onlarında ağzına -nasıl Irak’ta Kürtlere bağımsızlık gibi bir bal sürdüyse- bir bal sürmek istiyor.
Bizin İslamcılarda AKP’nin bu manevrasını yutuyor. Aferin size üniversitelere başörtülü girebileceksiniz.
Pakistan’da şeriat hükümleri için mücadele eden “LAL” üniversitesinde tepeden tırnağa şeriat hükümlerine göre giyinmiş insanlara yapılan operasyonu herhalde hatırlarsınız.
Bu tutum AKP entelijanslarının taban üzerinde ABD politikalarını son derece etkili kullanma olanakları sağlayacak bir açılımı hazmetmelerini kolaylaştıracaktır.Yoks Fehmi Koru’ların Bilderberg’de ne işleri var?

Gazze’ye tepki veren AKP, Bush’un İsrail ziyaretleri sonrası İsrail’in nasıl yeniden güç kazandığını görmüyor mu?
Problemin başörtüsü veya türban olmadığını tabandaki İslamcılar ne zaman anlayacak.

Ülkenin cumhurunun eşi Fransız marka başörtüsü ile en yüksek makamlarda cirit atarken üniversitelerde “çeneden bağlama” Mahmutpaşa türbanı tarifli yasa teklifleri bizim İslamcıları hiç rencide etmiyor mu?

Ben kamusal alanda türban tartışmalarının bir oyun olduğuna inanıyorum. Bu ülkede hizmet bekleyen yoksul kesimler herşeye evet diyebilir. Ama ben bir soru sormak istiyorum.
Geçen gün camide kalp krizi geçiren bir insana namaz bölünmeyerek yardım edilmedi.
Peki hipokrat yemini etmiş ve üniversite de başörtülü okumuş kadın doktorlarımız bir kaza nedeniyle hayat mücadelesi veren bir erkeğe-hiç bir şekilde İslamla ilişki kurulamayacak ki saygı duyuyorum- sonda müdahalesi yapılması gerektiğinde ne yapacak? İnsan hayatına herşeyden fazla önem veren İslamın bu temel prensibine nasıl karşı çıkacak. İnsanı ölüme mi terkedecek. Ölen insanın ölümünden sorumlu olmayacak mı.Ya da kendi vicdanında mesleğini icra etmemesi yüzünden ölen bir insanın ailesine ne diyebilecek. Evet bu Allah’ın takdiri kabullenin…

Burada işte ayrışma başlıyor başörtüsü-bilim..
Siyasal islam-bilim.
ABD’nin her politikasına evet diyen ümmetçi bir siyaset vatandaşının ölüm kalım savaşında “İslam” derse, işte sorun burada… Kamusal alan bu.Yoksa sorun başörtüsü değil…Demokrasi hiç değil. Demokratikleşmede atılacak yüz adım varken merkeze türbanı koyarak ABD politikalarını hazmettirmeye çalışan AKP, “İslamcılara” bile iyi bir kazık atıyor.
İslamcılar bu ülkede ki bonapartizmi hala anlamış değil ama yakında anlayacaklar.

Eskiden…

eskiden.jpg
Fotoğraf:Mustafa Yağcı Beşiktaş İskele
solmalarına dayananam.
çöl rüzgarlarını sevdik,
çatlayan dudaklarımızla.
yok olmalara alışkanlık mı?
kabullenemem…
en basit sorular, bazen varoluş.
her söylenenin var bir önemi.

ama, şiirimi dinle şimdi,
acıların dinsin.
uyutsun seni.
bir ninni gibi.
rüyalar gör.
bir gün çok uzaklarda olduğumuzda
hatırlayacağın…
iyiden de iyi.

duygusuzluğumu affet.
o engin nehri hiç kurcalama.
beynimin derinliklerinde akan.
kimsesiz, suskun.
biriktirirken,
son deli sellerini.

çok sevmişti o nehir
çok eskiden.
bir kıyısında
küçük taşlar atan,
korkak gözlü bir kızın,
minicik ellerini.

artık oralı değil nehir,
sadece ister ki;
dolunayın soluyan ışığında.
bir sabah yıldızının,
artık buz tutmuş soğuk sularında.
görebilmeği çok (uzaklardan),
gülümseyen,
hiçbirşeyşiz akislerini.

istanbul 2008 Ocak

 onyolcu.jpg

Ticari hava taşımacılığında uçucu ekip olarak görevlendirilenlerin biriken yorgunluk faktörü ile risk altında oldukları ve bu konuda düzenlenecek uçuş görev süre ve dinlenme sürelerinin bu bilimsel yaklaşım ile düzenlenebileceği çalışanları temsil eden sendika pilotlar birliği ve bu konuda bilimsel çalışmalar yapan enstitülerce kabul edildiği halde havayolu işletmelri uçuş görev süre ve dinlenme süreleri konusunu hep maliyet ve rekabetin bir unsuru olarak görmüşlerdir.
Havacılık sektörü 24 saat çalışmayı gerektiriyor ve küresel uzun uçuşların, bölgesel uçuşların, gece uçuşlarının ve kısa mesafe uçuşların artmasıyla bu ihtiyaç daha da yakıcı hale gelmektedir. Sonuç olarak uçuş ekibi sektörün taleplerini yerine getirebilmek için 24 saat süreyle hizmet sağlamak durumundadır. Buna ek olarak çok sayıda zaman diliminin aşılması uluslararası havacılığın faaliyetlerinin ayrılmaz bir özelliğidir. Dolayısıyla fazla çalışma, gece çalışması, düzensiz çalışma programları, beklenmeyen çalışma programları ve zaman dilimi değişiklikleri havacılık sektörünün bileşenleri olmaya devam edecektir. Bu etkenler insan fizyolojisine bilinen şekillerde tehdit eder ve bunlar yorgunluğa yol açarak performans azalmasına yol açar ve güvenlikle ilgili tehlikelerin doğmasına yol açar. NTSB’nin çalışmalarına göre yorgunluk ulaştırma kazalarının (hava, deniz, yol, demiryolu) % 20 – 30’una yol açmaktadır. Ticari havacılık operasyonlarında ölümlü kazaların % 70’i insan hatasıyla bağlantılıdır. Yorgunluk ise toplam ölümlü kazaların % 15 – 20’sine yol açmaktadır. Yorgunluğun temel bir risk faktörü olduğu görüşü bu alandaki önde gelen bilim adamlarınca da kabul edilmektedir ve bu görüşler konsensüs belgelerinde yer almaktadır.

Yorgunluğun gelişiminde çok sayıda etken rol oynamaktadır: görevin günün hangi saatinde başladığı, görev öncesinde bir uyku kaybı olup olmadığı ve çalışma günü sırasında uyanıklık gerektiren uzun sürelerin olması. Bu etkenler bir arada belirli bir anda yorgunluk/atiklik konusundaki arka plan düzeyini öngörülebilir bir biçimde bizlere sunarlar. Buna ek olarak, görev süresinin uzunluğu, monotonluğu ve işyerindeki çevresel etkenler gibi (örneğin kokpitte) akut etkenler de söz konusudur.

Hava mürettebatlarının çalışma ve olağandışı dinlenme kalıplarının yaşadıkları sorunların ana nedeni, bu kalıpların insan beyninin hypothalamusunda yerlişik olan ve çevrisiyle insanın faaliyetlerini senkronize etmeye yarayan biyolojik saatle çelişmesidir. Bu saat vücudun sirkadiyan ritimlerini ayarlar: bunu gündüz metabolizmayı artırıp vücudu canlandırarak ve geceleri de metabolizmayı düşürüp kaybolan enerjinin yeniden kazanılmasını sağlayarak yapar. Bunun sonucunda insanların geceleri uyanıklığı ve faaliyet kapasitesi düşer ve gün içinde de atiklikleri artar. Performansın en düşük olduğu nokta saat 05:00 civarıdır. Bu noktada insan performansının pek çok veçhesi en düşük noktasındadır: dikkat, tepki (reaksiyon) süresi ve koordinasyon. Bununda ötesinde gece görevinden sonra yapılan uyku metabolizmanın yükselmesi uykuyu kısa kesme yönünde etki yapacağından 1 – 2 saatlik bir budamaya tabi olacaktır. Burada sözü edilen ‘gece’ biyolojik gecedir. Böylelikle eğer bu uyku 6 – 9 saat arasında batı yönünde zaman dilimi aşıldıktan sonra bir yerel gecede gerçekleşiyorsa, yerel olarak gece olmasına rağmen biyolojik açıdan ‘gece’ olmadığı için metabolizma tarafından kesintiye uğratılacaktır. Bunun nedeni biyolojik saatin kişinin zaman dilimi değiştirmesi durumunda buna bir tedricen ayak uydurabiliyor olmasıdır. Bu fenomen genel olarak ‘jet-lag’ adıyla bilinmektedir.

Uyku fiziksel yenilenme durumudur. İdeal tam uyku süresi ortalama olarak 8,5 saattir ancak 1 – 2 saatlik akut uyku kaybı yorgunluk ve performans üzerinde büyük bir etki yapmaz. 2 saati aşan uyku kaybının ise görülebilir etkileri vardır ve 6 saatin altındaki uyku pek çok kişide yorgunluğun artmasına ve performansın düşmesine yol açar. Uyku kaybı zaman içinde birikir: her gün 5 saat uyuyan bir kişi bu şekilde 5 gün geçirdikten sonra tam bir gece uzunluğunda uyku açığı biriktirmiş olur. Uyku gece çalışması ile, zaman dilimi değişikliği ile ve erken kalkma durumlarında genellikle azalır. Uykunun niteliğini ve niceliğini belirleyen diğer etkenler ise şunlardır: stres, hastalık, burun, hareket ve dönmeler… Eğer bu ve başka nedenlerle kesintiye uğrarsa, bu durumda 8 saatlik uyku yeterli olmayacaktır.

Uyku süresi, sirkadyen ritmi ve uyku kaybı da dahil olmak üzere yorgunluğa katkıda bulunan çok sayıda etken bireysel düzeyde tehlikeli performans kayıplarına yol açabilir. Buna karşılık en ciddi sorunlar bütün bu etkenler bir araya geldiğinde ortaya çıkar. Gece çalışması sirkadyen ritmin düşük yerine denk gelir ve burada uzatılmış bir uyanık hali söz konusudur. Bu iki etken bir araya gelince kandaki alkol seviyesi % 0,08 düzeyine çıkar. Eğer uyku eksikliği ertesi güne de sarkarsa bunun hafıza üzerinde etkileri görülür – sonuçta kişi değişen çevre koşullarına tepki vermede yetersiz kalmaya başlar. Eğer daha önce uykuda kimi kesinler olmuşsa bu durumda bu etkiler çok daha keskin hale gelir.

Bu nedenle yapılacak olan düzenlemeler mutlaka çalışmanın sirkadyen ritmini, diğer zaman dilimlerine olası uyumu, uyanık olarak geçirilen toplam süreyi ve günlük dinlenme süresinin büyüklüğünü ve geçici konumunu göz önüne almalıdır. Dolayısıyla, 24 saate yayılan havacılık operasyonlarında yorgunluk, uyku ve sirkadyen fizyolojisi ile ilgili bilimsel bilgilerin göz önünde tutulması gerekir. Ticari havacılıkta güvenliğin sağlanması ve korunması buna bağlıdır.

Uçuş emniyeti bir tüketici hakkı ise tüketiciler uçucu ekiplerin bu sesine kulak vermelidir.

Daha fazla bilgi için Yorgun Uçmak İstemiyoruz Biz sayfasını ziyaret ediniz.

SAVAŞIN EKOLOJİK İZLERİ -II

1947266.jpg
Savaşın ekolojik izlerini izlemeye koyulduğumuz ilk yazımızda kavramlar , pozitif ölçütler ve rakamların diliyle ekolojik tahribatın boyutlarını ortaya koymaya çalışmıştık. Oysa gerçek , ekolojik tahribatın boyutlarının sınırsıza vurduğudur.Tahribat her türlü ölçeğin ve boyutun ötesindedir. Çünkü ekosistem sanıldığından çok daha fazla karmaşık ,dinamik bir sistemdir ve sık sık kaos aralığındaki salınımına kaptırır kendini. Örneğin doğada bir türün yok olması ciddi bir biçimde kendisi ile ilişkili diğer türleri de etkiler ve onları da yok oluşa sürükleyebilir.

Başka bir örnekleme ile orman yangının yangın bölgesindeki tüm flora ve faunaya olan etkileri kadar salınan karbondioksit gazının atmosferdeki etkileri yine toprağın erozyona karşı korunmasız kalması gibi sonsuzdur.

Geçen her gün dünyaya karşı yürüttüğümüz bir kıyımın orta yerinde bu yıkıcı etkinliğimizden bihaber çaresizliğimizi katlamaktayız. Barışçı olmadan, tüm kalbimizle barışı çağırmadan doğanın ve dünyanın yok olmasına karşı konulmayacağını anlamamız gerekiyor. İnsanoğlunun birbiri ve siyasal erk ile ilişkisini tümden değiştiren tarihsel humanizma hareketi gibi onun çevre ve doğa algısını değiştirecek bir çevreci ve barışçı bilinç devrimine ihtiyaç vardır. Bu bilinç dönüşümü veya devrimi uluslar arası sözleşmelerde ifadesini bulmalı; uygulanabilir, etkin yasal düzenlemeler yapılmalı. İnsanoğlunun kendi arasında ve doğa ile olan hukuku yeniden gözden geçirilmelidir.

Doğayla insan ilişkileri ve barış hukuku açısından mevcut durum beklentilerin oldukça altındadır. Savaş vakitlerinde aslında devletler açısından bağlayıcılığı olmayan ama sivil sorumluluk adına uyulması gereken sözleşmeler ve bu sözleşmelerde açıkça ortaya konan prensip ve maddeler vardır. Ekolojik dengenin korunması hususunda hukukun temel prensiplerini oluşturan Roma Hukukundan başlayarak, 1907’de imza altına alınan Hogue Sözleşmesi, 1949’da kabul edilen Cenevre Sözleşmelerine değin tüm uluslar arası sözleşmeler zorunlu gereklilikler haricinde çevre ve kültürel mirasın tahrip edilmesini yasaklar . Fakat tüm bu sözleşmelerin daha evvel belirttiğim gibi bağlayıcılığı olmaması nedeni ile eksik enstrümanlar olarak uluslararası hukukta güdük kalmışlardır.

İnsanlık ve dünya tarihi açısından en büyük çevre tehdidi olan sera gazları emisyonunu kontrol altına almak için 1997 yılında Japonya’da imza altına alınarak, 2005’de resmen yürürlüğe giren çevrenin korunmasını evrensel hükümler altına alan Kyoto Sözleşmesi yukarıda bahsettiğimiz bilinç dönüşümü açısından oldukça önemlidir. Bu sözleşmeyi 140 önemli ülke imza altına almış olup, bunun yanında Amerika ve Avusturalya gibi büyük ülkeler onaylamamıştır. Bu sözleşme dünyanın ısınmasına yol açan gazların emisyonunu sınırlardırmak zorunda bırakıyor, küresel iklim değişikliklerini önlenmeye çalışılıyor.
Ancak Türkiye, Kyoto Sözleşmesi’nin imzalandığı vakitlerde Çerçeve Sözleşmesi’ni imzalamadığı için bu sözleşmeyi ne imzalamış, ne de onay vermiş sayılmamaktadır. Bu konuda iklim değişikliği konusunda çevreci grup ve bireylerin bir takım kampanya ve girişimleri devam etmektedir. Türkiye’nin sözleşmeyi imzalamamasındaki en önemli nedenlerden biri kamuoyuna yapılan açıklamalara göre çevre tahribatının en az yapıldığı ülkelerin, en fazla mağdur ülke durumuna düşürülmesi nedeni ile onay verilmemektedir.

İnsanın doğaya karşı takındığı bu alabildiğine pervasız tavrın onun yaşadığı dünyayı algılayışı daha doğrusu algılayamaması ile yakından ilintili olduğu kanaatindeyiz. Çocuklarımızdan ödünç aldığımız bir dünyada, yaşadığımız ve her an kirletmekte olduğumuz toprakta yetişen gıdalarla besleniyor, sularla yıkanıyor, havayı soluyoruz.
Daha ötesi hiç hakkımız olmadığı halde öfkemize, yıkıcı faaliyetlerimize, çılgınlığımıza beraber yaşadığımız on milyonlarca türü kurban ediyoruz. Üzerinde yetiştiğimiz dünya yine bizim eylemlerimizin bir sonucu olarak hızla ölmekte ve bir çöp yığını haline dönmektedir.. İçinde uygun gıdaların bulunduğu ortama bir miktar bakteri bırakıldığında bu bakterilerin başlangıçta hızla çoğaldığı bir süre sonra da ortamdaki besin maddelerinin azalmaya başlamasıyla başlangıçtaki hızlı çoğalmasının yavaşlayıp durduğu ardından da ortamda biriken artık maddelerin etkisi ile ölümlerin meydana geldiği gözlenmiştir.

Kutsal kitapların, dünyanın ve diğer tüm canlıların efendisi diye nitelendirdiği insan; eğer tek hücreli bakterilerin yaşam döngüsüne benzer biçimde bir gün kendi atıkları içinde boğulacaksa, bu onun doğaya ve dünyaya karşı var olan algısının ve bilinç düzeyinin bir tek hücreli mikroorganizmadan farklı olmadığının en büyük kanıtı olacaktır.

Yazar: Sibel Maraşlı

Sağlık Haktır Satılamaz
Fotograf: Mustafa Yağcı Kadıköy Heykel SSGSS Yasası Protesto

Anayasa Mahkemesi tarafından birçok maddesi iptal edilen Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu (SSGSS) demokratik muhalefetin tüm eleştirilerine rağmen tekrar TBMM’nin gündeminde. Emeklilik ve sağlık hakkını kısıtlayan bu kanun TBMM’de kabul edilirse hepimizi çok daha zor günler bekliyor.

• Ülkenin ”kalkındığını, büyüme rekorları kırıldığını” iddia edenlerin çıkardıkları yeni yasalarda nedense emekçilerin lehine tek bir madde bile bulunmuyor.

• Talan edilen sosyal güvenlik fonlarındaki ”açıklar” milyonları kayıt içine alarak giderileceğine, emeklilik yaşı yükseltilip, prim gün sayısı artırılıyor. Emekliliğimiz gasp ediliyor!

• Sağlık hizmetinin her aşamasında sınırlama, katkı payı ve prim sistemi getirilip herkese ek sağlık vergisi konuyor.

• Devletin tüm yurttaşlarına vermekle yükümlü olduğu ve bizlerden toplanan vergilerle finanse edilmesi gereken bu sosyal haklar bütçeye yük olarak yansıtılıyor.

• Yarısı faiz ve rant gelirlerine aktarılan bütçede silah harcamaları olağanüstü boyutlara tırmandırılıyor.

• Sağlığa ayrılan kaynak ise ne yazık ki %3 oranında kalıyor. Oysa sağlık ve sosyal güvenlik hakkı bizim ve çocuklarımızın bugünü ve geleceğini oluşturuyor.

• AKP tarafından hazırlattırılan anayasa taslağında da, sosyal devletin önemli simgesi olan sağlık ve sosyal güvenlik hakları, tek bir maddeye indirgenmiştir. Oysa karşı çıktığımız 12 Eylül Anayasası’nda bile sağlık ve sosyal güvenlik hakları 56. maddeden ve 65. maddeye kadar on madde halinde düzenlenmiştir.

AKP’nin anayasa taslağının gerekçesinde asıl niyetin sosyal devletten liberal devlete geçiş olduğu satır aralarında gizlenmiş, sosyal yardıma vurgu yapılarak ”HAK YERİNE İANE”, ”SOSYAL DEVLET” yerine ”SADAKA DEVLETİ” anlayışı egemen kılınmaya çalışılmıştır.

BÜTÇEDEN AKTARMA ”KARA DELİK” DEĞİL SOSYAL DEVLETİN GEREĞİDİR!

Sosyal güvenlik, gelirin yeniden dağılımı demektir. Varlıklı sınıflardan dar gelirli, yoksul kesimlere aktarma yapma amacını taşır.

Türkiye gelir dağılımının iyice bozuk olduğu ülkeler içinde yer almaktadır. Ülkemizde en zengin yüzde 20’lik kesim, milli gelirin neredeyse yarısını almaktayken en yoksul yüzde 20′lik kesimin aldığı pay ise yüzde 10 dolayındadır. Arada 5 kat fark vardır.

Sosyal güvenlik bir anlamda bu gelir adaletsizliğini düzeltmeyi amaçlayan mekanizmaların kullanılmasına hizmet eder. O nedenle bütçeden sosyal güvenliğe yapılan aktarma, hem gelir adaletsizliğinin düzeltilmesine yardımcı olacağı gibi hem de sosyal devlet olmanın bir gereğidir.

Sosyal güvenliğe yapılan aktarmayı ”AÇIK” ya da ”KARA DELİK” olarak nitelemek son derece yanlıştır.

Asgari ücret başta olmak üzere tüm ücretlilerin gelirleri neredeyse sabitlenirken, elektiriğinden suyuna, ulaşımından barınmasına kadar her şey pahalanıyor. Her şey piyasanın, sermayenin, IMF’nin talepleri doğrultusunda seyrediyor.

Oysa bu ülkenin tüm zenginliklerini biz yaratıyoruz. Yolsuzluk, suistimaller ve sömürü ortadan kaldırıldığında bu kaynaklar herkese emeklilik ve sağlık hakkını da içeren insanca bir yaşam sunmaya yeterlidir.

DİKKAT! EMEKLİLİĞİMİZ VE SAĞLIĞIMIZ TEHLİKEDE!

AKP Hükümeti, sosyal güvenlik alanında Anayasa Mahkemesi kararı doğrultusunda tüm çalışanlar için ortak norm ve standart sağlayacak bir düzenleme yapması gerekirken; Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilen 5510 Sayılı Yasa’dan da geri bir yasa taslağı ortaya çıkarmıştır.

Hükümet, bir yandan sosyal güvenlik açıklarının büyüdüğünü söylerken bir yandan da sağlık alanındaki uygulamalarıyla, özel hastanelere, ilaç tekellerine aktardığı payı artırmayı hedefliyor. Türkiye, OECD ülkeleri arasında devletin sosyal güvenlik sistemine prim katkısı olmayan tek ülkedir. Avrupa Birliği ülkeleri sosyal güvenlik ve sağlık için bütçelerinin yarısını harcarken, Türkiye’de bu oran bütçenin beşte birine ulaşmıyor.

AKP Hükümeti’nin hazırladığı bu tasarı yasalaşırsa sağlık ve sosyal güvenlik haklarımızda bir dizi kayıp oluşacak:

Kadınlar için 58, erkekler için 60 olan emeklilik yaşı hem kadınlar hem de erkekler için 65′e çıkarılacak… Emekliliğe hak kazanmak için halen 7.000 gün prim ödemek gerekirken 9.000 gün prim ödemek gerekecek… Emekli aylıkları yüzde 23 ile yüzde 33 arasında düşürülecek… Hastalık, kaza, ameliyat gibi nedenlerle hastaneye yatmak gerekince “katılım payı” adı altında para ödenecek… Bütün sağlık hizmetleri paralı olacak…

Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu (SSGSS) geri çekilmelidir.
HERKESE SAĞLIK VE GÜVENLİ GELECEK HAKKI

kdergi.jpg
Fotograf: Mustafa Yağcı
Bir kaç zamandır evimize oldukça mütevazı bir felsefe ve edebiyat dergisi giriyor. “K” Dergisi. Önceleri birazda felsefe ağırlıklı olduğunu farzederek uzak durdum nedense. Ancak büyükçe puntolarla edebiyat ve edebiyatçı başlıklarını görmeye başlayınca, dergiye, içimden bir yönelim isteği geldi. Ve okumaya başladım. Araştırdığım kadar bu dergiye epeyce eleştiri olduğunu da öğrendim. Tabii ki edebiyat konusu ortada olduğunda en keskin kalemler hemen ortaya çıkar. Doğaldır.

Genelde çok fazla olmasa da kitap okuyan bir kişi olarak, derginin her sayısında adeta büyülenerek ve bir solukta okuduğum yazılar karşısında ezildim. Bu durumdan rahatsız değilim. Bu ülkede yüzeysel bilgiçlik maalesef çok yagın bir virüs gib hepimizi etkiliyor. Derinlemesine düşünmek ve tartışmak yerine, yüzeysel bilgilerle cahilce ahkam kesmek “biz tembellere” daha uygun geliyor.Çünkü 12 Eylül 1980 darbesi ile önce “Felsefe” dersleri müfredatlardan çıkarılmıştı. İşte sonuçlarını görüyoruz. Yaşanan toplumsal travmalar nasıl açıklanabilir başka.

Dergide adını ilk kez duyduğum şair Nilgün Marmara’nın hayatını öğrendiğimde sanatçı nasıl olunur, nasıl sanat için “ölünür”–ü öğrendim. “Kendi çocuğumu incitirim diye anne olmuyorum” diyen ruhu kelimlerle anlatılmayacak incelikte o kadını.”Ey iki adımlık yerküre/Senin senin bütün arka bahçelerini gördüm ben” dediği dünyadan, çok genç yaşta  “benden sonra kuşlara iyi bakın” diye son bir dize yazıp intihar ederek ayrıldığını nereden bilirdim.

“En yakın yabancı sendin,
Daha sürülmemişken ışığın biberi yaramıza
Yaslanırken boşlukta duran merdiveni henüz.
Güzdü sonsuz bir çöle takılan bakışımız,
İlk yaz derken —kışı gözen kaçıran
yüzlerce eller saygı duruşumuz
en güçsüz kollarla—
Çözüldü aşkın zarif ilmeği
bulandı aynalar duruluğu.
Çok gizli bir doğru gecenin toyluğunda
bilmedik çekenin yanlış bir uzaklık olduğunu…
Yabancıların en yakınıydın sen!”

Şiirini nereden bilirdim.
           
Yaşayan en büyük Fransız  edebiyatçısı olduğunu öğrendiğim Michel Tournier’in mitolojiyi çok farklı bir biçimde yeniden yazışını nereden bilirdim. Jeanne D’Arc’ı yeniden yazdığında tüm Fransızların şaşkına döndüğünü, Robinson Crusoe’yi Cuma yada Pasifik Arafı kitabında yeniden yarattığında “Robinso’nun bu ıssız adayı tümüyle kendisine ait bir kadına benzettiğini ve Cuma’dan kıskandığını onunla paylaşmak istemediğini” ne güzel anlatmış olduğunu nereden bilirdim.

Yada “Veda Yemeğinde” ayrılmaya karar veren bir balıkçı ile Hegel’i ezbere bilen bir entellektüel çiftin ayrılmaya karar verdiklerinde balıkçının diliyle “günlük yaşamın balçığına gömülmüş iki sazanı andırıyorduk, şimdi ise sel sularında yanyana titreşen iki alabalık olacağız” dediğinde aşkı tarif ettiğini nereden bilirdim.

Bu küçüçük derginin bir sayısının bile ufkumu açan yüzlerce sözle bezendiğini nasıl görmezden gelebilirim. Edebiyatçıları, felsefeyi en özgün dille ama yalın olarak anlatan bu derginin emekçilerine binlerce teşekkür.

Aslında derginin başlığındaki Goethe’nin sözü herşeyi ne güzel anlatıyor.
“İnsan kendini yalnızca insanda tanır.”
Edebiyat ve felsefe insanları “bu tanımada” gökyüzünün milyarlarca yıldızları arasında parlaklıkları en farkedilenleri olmalı.
Daha çok kitap okumam gerekiyor..
Şu kısa ömrümde daha fazla edebiyat ve felsefe okumalıyım, o evrenin derinliklerinde parlayarak kendini tüketen ışıklar için.

Şehir Yalnızı

sehiryalnizi.jpg
Fotoğraf:Mustafa Yağcı, Ocak 2008 Karaköy
Soğuk bir Ocak ayı günü akşamüstü, ince ince kar yağıyordu.Eminönü ve Karaköy, alışık olmadığım kadar sakindi. Şehre çöken soğuk karanlıkta Galata Köprüsünden iki üç fotoğraf almak istedim, ellerim tutmuyordu.
Sonra yürüdüm köprüden aşağıya indim. Perşembe pazarı tarafı daha kuytuydu.Orada ne arıyordum? Neden o saatte oradaydım bilmiyorum. Sadece o tarafa doğru gittim.
Ellerim hala ceplerimde bile üşüyordu. Balıkçılar kalabalık değildi. Bir kaç kez önlerinde gidip geldim. Amacım balık almak da değildi.
Tam Karaköy alt geçide yöneldim ki, onu gördüm. Ellerim ısınmıştı.
Yaklaştım. O kadar kalabalığın içinde bana bakıyordu. Sonra biraz daha. Teleşlanmadı. Cesaretlendim. Huysuzlandı. Hüzünlüydü. Paslı bir korkuluk demiri üzerinde soğukta tek başınaydı. Arkada Galata Köprüsünün alt dükkanlarının ışıkları yanmaya başlamıştı. Mavi, mor, kırmızı.
Koca şehirde bu soğukta yalnızdı.Şehrin yalnızı.
Yanında diğer kuşlar yoktu. Belkide benden çekindiler kaçtılar. O kaçmamıştı. Yoksa hastamıydı. Hayata küsmüş ve vurdumduymaz mı olmuştu. Ben ona acımıyordum, o bu şehire direniyordu.
Yalnızlığı beni cezbetti. Ne olursa olsun dedim biraz daha adım attım ona doğru.Şimdi daha yakındım.Koca şehirde “iki yalnız” gözgöze geldik.Gülümsüyor gibiydi, yada bana acıyordu.
Vapura aceleyle koşanlar, ucuz hamsiyi alıp tranvaya yetişmek için acele edenler, otobüs bekleyenler,geceyi nasıl geçireceğini düşündüğü açık sokak çocukları. Hiçbiri onu görmüyordu bile. Ama onu ben gördüm.Oda beni.
Sadece o mu yalnızdı bu şehirde, yoksa onun farkına varamayan şehrin asıl yalnızlarını biraz daha yakından bakmak için mi oradaydı.
Şehrin yalnızlarını gözlemliyordu, milyonlarcasını.
Artık tanışmıştık. Biraz da bana “acele et” der gibiydi. Bir hatıra fotoğrafı ister gibi. Şehir yalnızı hatırası…
İstanbul’un yalnız insanları.
Şehrin yalnızları için…
05.01.2008
İstanbul
Not:ilk kez siteme kendi çektiğim fotoğrafı koyduğum için mutluyum.

Eski Gönderiler »